Ağlayan Deve Tabanı


Postacı, yorgun gölgesiyle geçiyor sokaktan. Senden beklediğim mektup çantasında yok. Ya postacı yalancı, ya postaneler hırsız (!) Çalıyorlar gönderdiğin mektupları…


Rüyalarıma inat olsun diye gelip beni üzdüğün geceleri yaşanmamış sayamam. Sensizliğe alışmaya çalışırken, kaç gece hayal girdabına sürükledin beni. Bu gece de göz kapaklarıma sensizliğin karabasanları çöktü. Şimdi tüm aynalardan yansıyan yüzler senin. Sen varsın her yerde…


Karşıdaki pirinç çerçeveli aynanın sırlarına karışıyorsun, beni de peşinden sürükleyerek. Bugünde değiliz sanki! Umutlarım, dünlerin içinde sıkışıp kaldı. Ben dünleri arıyorum senin peşinde. Korkuyorum. Her şeyden; aynalardan, yüzlerden, seslerden, hatta kendimden...


Dünler... Yılbaşı gecesi, elinize tutuşturulan küçük bir armağanım; paketi olmayan, çırılçıplak, dupduru. Matlaşmış aynanın içinde yüzleşmek. Annem, çok kan kaybediyor. Zor bir doğum. Ne de olsa evde oldu. Yarı baygın, kanlı çarşafların arasında yatıyor. Bense yatağın köşesindeyim. (Belki de hep köşelerde geçti bu yüzden hayatım. Hep bu köşeler acıttı canımı.) Göbek bağım kesileli çok olmuş. Sen şiirler yazıp secdeye varıyorsun, usulca:


O gece duacıydım Tanrıya,

Sen geldin yavrum kucağıma.

Bir hediyesin sen annenle bana.

Duacıyım Tanrıya,

Seni de anneni de bağışladı bana...


Görüyorum ! Çarşafın arasında, dudağını bükmüş ağlayan bebeğe bakıyorsun. Bakışındaki o ışığı bir daha hiç görmedim. Acıyla sarsılıyor içim. Aynanın sırrı dökülmüş köşesindeki parça yıllardır etime batıyor. Durmadan derinleşen, hiç kanamayan bir yara var içimde...


Tam on beş yıl geçti, yeni takım elbiseni, siyah ayakkabını giyip gideli. Anımsıyor musun? Yoksa anıların da elbiselerinle ayakkabıların gibi eskiciye mi verildi?


Eski resimlerin, slaytların arasında rastlıyorum sana. Sinirli bakışın, saman alevi parlayışın, nedensiz susuşların dia makinasının duvara yansıttığı renklerle üstüme geliyor. İçerisi karanlık. Odanın karşı duvarına vuran çocukluğum, birazdan yanıma gelip hesap soracak.


Işık, oyun oynuyor gözlerime. Seninle oyun oynamak mümkün değil. Sen kendini öptürmeyen, baba Tanrıça. Misafir odasının iki kişilik kanepesine yatıp; elin yüzünde, parmaklarından biri dişlerinin arasında öylece duruyorsun. Ne düşünürdün o zamanlar acaba? Sen hayal kurdukça, benim hayallerim de, dia makinesinin şakırtısıyla ileri doğru gidiyor. İlerisi- gelecek. O bana yaklaştıkça, içim kaçmaya çabalıyor. Yırtıcı bir hayvan yüreğime yuva yapmış her ışıkta, her geçişte rahatsız edildiği için vahşileşiyor. Gözleri büyüdükçe büyüyor. Dia makinesi, bir aydınlık bir karanlık geçişine hiçbir şeyden habersiz devam ediyor. Bir aydınlık, bir karanlık. Bir yüzün, bir karanlık. Bir aydınlık, bir ışık oyunu…


Hatıralarım senin siyah beyaz çizgili elbisenin bir karanlık, bir yalnızlık çıkmazına takılı. Bu çıkmazlar arasında annemin yalnızlığı vuruyor çizgilerin arasına. O sensizliğiyle yaşamayı öğrendi çoktan. Seni özlemiyor(!) Yalnızlığı siyah bir yemeni başında. Boşanma şartıyla aldığın evin duvarlarından temizledi terk edilmişliğin yağlı, kara izini. Bir tek adını silemedi dudaklarından. Sen gittin işte, bir daha dönüp bakmadın geriye. Ayda bir gönderdiğin erzak var mutfağın köşesinde. Senden geldikleri o kadar belli ki, hepsi naylonlarının içinde her an gidecekmişler gibi. Elini süremiyor annem. Çoğu zaman bana toplatıyor hepsini. Ellerinden ellerine gelebilecek eski bir izin varlığı rahatsız ediyor onu. İzler unutulmuyor. Hele ki yılların izi.


Gözlerimi yumuyorum, Dönmek için gerilere. Çizgiler gitgide belirginleşiyor. Beni içine alıp, karanlığına hapsediyor. Aynalar benim yüzümü, senin yüzüne eşleştirmeye çalışarak sülfüründe boğuyor ikimizi. Geçmiyor işte, hiç öyle kolayca geçip gitmiyor, bitmiyor. Geçerken zamanın hançerini dokunduruyor, saniyenin an be an akrebe dokunuşu gibi. O da zehirli ve zehirliyor zamanın sensiz geçen öte yarısını. Her yerde sana rastlamak, senden bir iz bulmak yok mu? İşte deli ediyor bu beni.

Senden kaçmak istiyorum. Ama ömrüm kaçmakla yakalanmak arasında geçiyor. Sana değil, izlere yakalanıp, tutsak düşüyorum. Kolay mı sanıyorsun? Sen kaçtın, çünkü korkaksın...


İşte babacığım, hiç kimse ve hiçbir şey armağan olamadı birbirine. Sevgiler, ümitler dağıldı, büküldü, kırıldı. Şimdi beceriksiz bir cam işcisinin üflediği gözyaşı şişesi gibi paramparça olduk....


O kocaman devatabanını hatırlar mısın? Annemin gözü gibi baktığı, salonun en güzel köşesindeki toprak saksısının içindeki. Kavgaların kararttığı evimizde o da solmaya yüz tutmuştu. Hatta ağlamıştı. İnanamamıştık önceleri. Önemsememiştik de. Evet ağlamıştı, damla damla, parça parça… Sonra, onun tam karşısında duran yavrusu da ağlamaya başlamıştı. Yapraklarından inci taneleri gibi akmıştı gözyaşları. Anlayamamıştık neye ağladıklarını. Ama sonra, göz yaşlarımız birbirine karıştı ve ayrımsadık onların niye ağladığını. Sen neredeydin onlar ağlarken babacığım? Siyah takım elbisenin çizgilerinde mi kaybetmiştin gözyaşlarını?


Sen hiç ağlamadın. Oysa annem ilk kez, yataklarınızı ayırdığınız gece ağladı. Sensiz yatak sevginin sıcaklığını yutmuştu. O gece, annemle beraber yatmıştım. Sen ise kardeşimle. Göz yaşlarının ıslattığı bir yatakta derin bir yalnızlığın içinde uyuyamamıştık. Sen giderken ılıman iklimini de götürmüştün yatağın, o yatak annemi boğmuştu, yalnızlığıyla.


Geri dönmeyeceğini bile bile içindeki güneşi doğurmaya devam ediyor annem, biliyor musun? Çünkü o güneş, yıllardır her doğuşunda bir devetabanının damarlarına aşkı ve sevgiyi pompalıyor. On beş yıldır içindeki devetabanının yaprakları durmadan ağlıyor…


Seninle olan resimlerinin hepsini kesip attığı doğru. Ama bunu, içindeki seni söküp atamadığı için yaptı. Sen ne yaptın?

Onca yıldan sonra kenarda köşede kalmış birkaç kesilmemiş fotoğrafa bakarken gözlerini görmeliydin annemin. Aynı, resimlerdeki gibi tereddütlü bir ümitle parlıyordu içleri. Alevlenmeye çalışan bir kor, yüreğinden gözlerine taşmıştı sanki. Hani nerede senin bakışların babacığım? Zindanlara atılmış, yeşili kararıp küflenmiş, körleşip hissizleşmiş. Seni büyük yangınlarla yok olan eski, ruhsuz evler gibi yapmış. Küllerin bile yok artık. Belki de son bir şansa, son bir sevgiye ihtiyacın var…


Radyoda senin için tuttuğum şarkı çalıyor : ‘Açık yeşildi gözü, güneş gibiydi yüzü…’ Son sözlerinde kendimden geçip ağlıyorum. Beni hiç sevmiyor bu adam, diye haykırıyorum. Sevdiğine inanmak için bir şeyler arıyorum. Ama yok! Hiçbir şey kalmadı senden geriye. Halbuki güneşler ellerinden ellerime akabilirdi. Bir sarılmanla, elimi tutmanla, öpmen, koklamanla...


Gözlerimle içtim geçmişi. Başım dönüyor. Anlamsız bir boşlukta seni, kendimi ve bizi algılamaya çalışıyorum. Beynimde susmayan bir kavga. Son defa savaşacağım onunla, bu sefer tamamen atmak için. Ya seni de atacağım içindeki tortuyla ya da sadece sensizliği atacağım tüm isli anılarımla.


(***)


Bugün diğerlerinden farklı. Postacının ağır aksak gölgesini apartmanın girişinde yakalıyorum. Gizli bir telaş sarıyor içimi. Aşağıya inip posta kutusuna bakmakla bakmamak arasında kararsız yüreğim…

Daha fazla dayanamıyorum, terliklerimle atıyorum kendimi dışarı. Ağır ağır inmeye çalıştıkça hızlanıyor adımlarım…Son basamakta başım dönüyor. Posta kutularına tek tek bakıyorum; bir, iki, üç… sekiz numara... Yerini bile unuttuğum posta kutusunun içinde beyaz bir güvercin kanat çırpıyor. Uzun zamandır bankalardan gelen zarflar haricinde hiç bir mektuba ev sahipliği yapmamış posta kutum büyük bir gururla duruyor.


Heyecanla alıyorum, kutudan. Ellerimin arasında ıslanıyor. Damla damla yaşlar dökülüyor. İndiğimden daha hızlı çıkıyorum, yukarıya. Kapıyı geçmişe kapatıp zarfı açıyorum; “Sen hâlâ doğumuna şiirler yazdığım biricik kızımsın“ HÂLÂ!.. BİRİCİK KIZIM!.. DOĞUMUNA !.. (ve) ŞİİRLER!..


Gittiğin günden beri, köşede boynu bükük duruyor devetabanı. En son, on beş yıl önce ağlamıştı. Şimdi yeşil yapraklarında bir damla sevinç gözyaşı.

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA