Zeki Sarıhan'la Sanat, Siyaset ve Hayat Üstüne...


HAYDARPAŞA KİTAP GÜNLERİNİN ARDINDAN

*


Kadıköy Belediyesi tarafından geçen yıl ilk kez Haydarpaşa Garında düzenlenen ve yüz bin kişinin ziyaret ettiği Kitap Günleri'nin ikincisi, bu yıl yine 3-11 Haziran tarihleri arasında Haydarpaşa Garında gerçekleşti.


Osmanlının son yıllarında 2. Abdülhamit döneminde İstanbul-Bağdat demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak yapılan Haydarpaşa Garının gerek İstanbulluların gerekse Anadolu'dan İstanbul'a gelenlerin anılarındaki yeri bambaşkadır. 1960 yılında Anadolu'nun en ücra köşesinden kara bir trenle yola çıkan ve Haydarpaşa Garına geldiğinde ilk kez denizi ve martıları gören bir kız çocuğunun anılarında olduğu gibi.


1908 yılında Haydarpaşa'da başlayan tren seferleri 2013 yılında tren yollarında yapılmaya başlanan ve hala bitirilmeyen yenileme çalışmaları nedeniyle artık yolcularına hizmet vermiyor. Hakkında çıkarılan otel, AVM yapılacak haberleri nedeniyle uzun zamandır mahzun ve boynu bükük duran Haydarpaşa Garı "Kitap Günleri" etkinliğiyle iki yıldır o çok özlediğimiz cıvıl cıvıl kalabalıklarına yeniden kavuştu. Gerçi şimdilerde peronlarda tren sesleri, sevdiklerini uğurlayanlar, kondoktörlerin düdük sesleri yok ama her yeri kitap kokusu, kitap alma telaşındaki insanların cıvıltıları doldurmuş.


Geçen yıl büyük bir keyifle ziyaret ettiğim kitap fuarını bu yıl evimin tam da karşısında, bir başka deyişle ‘burnumun dibinde’ olmasına rağmen az daha kaçırıyordum. Elimde olmayan nedenlerle ancak kapanış günü akşamüstü gidebildiğim fuar yine hıncahınç doluydu, ama bu doluluk öyle TÜYAP'taki gibi tıkış tıkış mekânlarda avare dolaşan bir kuru kalabalık değildi. İnsanlar buraya gerçekten kitap almaya, sevdikleri yazarları görmeye, Garın o hasret kokan peronlarında ve vagonlarında bir anlamda anılarını yaşamaya gelmişlerdi, tıpkı benim gibi...


Kitap Günlerinin başladığı ilk günlerde İstanbul'da olabilseydim eğer 'Parasız Yatılı' ve 'Kırk Yedililer' kitaplarının yazarı Fürûzan'ı, tüm kitaplarını severek okuduğum Ayşe Kulin'i, hemşerim ve çocukluk arkadaşım Murathan Mungan'ı, taa Konya'dan kalkıp gelen şair dost Ahmet Üresin'i görmeye gidecektim, ama olmadı, daha doğrusu olamadı. Neyse ki nefes nefese olsa da son güne yetişebildim.


Tek tek, tüm yayınevlerinin o rengarenk kitaplarla süslü stantlarını dolaştım, çantamdaki son kuruşu harcayana dek bir kucak dolusu kitap aldım. Ataol Behramoğlu'nu, Hanefi Avcı'yı, Doğu Perinçek'i, Sunay Akın'ı ve kitaplarının başında okuyucularını heyecanla bekleyen biraz ürkek, biraz mahcup amatör yazarları görme fırsatı buldum. Çocukların, gençlerin kitaplara ilgisi mutluluk vericiydi.


Aslında Kitap Fuarına gitmek istememin özel bir nedeni de üç yıldır hasbel kader benim de yazılarımla katıldığım maviADA Dergisi ile halen editörlüğünü yapmaya çalıştığım Güneş Ülkesi Dergisinin değerli yazarı ve eğitimci Sayın Zeki Sarıhan'ı yakından tanıyıp sohbet etmekti.


Zeki Sarıhan’ı sanal alemdeki yazılarından tanıyordum ama “Sarıhan” adının benim anılarımda özel bir yeri vardı. 1980’li yılların başında 12 Eylül Darbesinden bir yıl sonra atandığım ve dört yıl görev yaptığım Fatsalıydı Zeki Hoca ve o bilmese de yakın akrabalarından biri Fatsa’da komşumdu. Küçük ama şirin bir Karadeniz kasabası olan Fatsa halkı aydın ve okumuş insanlardı, orayla ilgili pek çok anı biriktirmiştim. O nedenle Zeki Sarıhan’la tanışmayı çok istiyordum.


Garın son peronuna girerken heyecanım iyice artmıştı, acaba geç kalmıştım da Zeki Bey gitmiş miydi diye düşünürken son peronun sonundaki Güzel Ordu Kültür Sanat Derneğinin stantını ve kitaplarının başında oturan Zeki Sarıhan’ı gördüm. Yanına yaklaşıp kendimi tanıttım, sevecen bir öğretmen edasıyla karşıladı beni. Tanışmamızın ardından bir devir onun da yazılarını yayınladığı maviADA dergisinden söz ettik. Geçmişten, Fatsa’dan, öğretmenlikten, yazma sevdasından ve yazdığı kitaplardan konuştuk.


Kendisine yönelttiğim sorulara geçmeden ZEKİ SARIHAN’ı kısaca tanıtayım.


1944 yılında Fatsa'nın Beyceli köyünde dünyaya gelen Zeki Sarıhan, 1964 yılında Ladik Akpınar İlköğretmen okulunu bitirerek üç yıl ilkokul öğretmenliği yapmış. 1970 yılındaysa Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirerek öğretmenlik yaşamına Türkçe öğretmeni olarak 1993 yılına kadar devam etmiş.


Daha öğrencilik yıllarında başlayan okuma, yazma ve araştırma merakı; okul duvar gazetesine yazdığı köşe yazıları öğretmenlerinin ilgisini çekmiş, 1980 yılında arkadaşlarıyla aylık Öğretmen Dünyası dergisini kurarak 2011 yılına kadar bu derginin yazı işleri müdürlüğünde bulunmuş. Eğitim Hakkını Savunma Komitesi sözcülüğü ve 2003 yılında kurulan Ulusal Eğitim Derneğinin üç dönem başkanlığını yapmış.


Zeki Hoca yurt içinde ve çeşitli Avrupa ülkelerinde eğitim ve tarihle ilgili konferanslar vermiş, panellere katılmış. Yayımlanmış 36 kitabı içinde 4. ciltlik “Kurtuluş Savaşı Günlüğü” 1990'da Afet İnan Tarih Araştırmaları ödülüne, “Kurtuluş Savaşı Kadınları” 2006’da Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülüne, “Milli Mücadelede Maarif Ordusu” adlı kitabı da 2014’te Nafi Atuf Kansu Eğitim Araştırmaları ödülüne değer görülmüş.


EĞİTİMCİ YAZAR ZEKİ SARIHAN’LA KÜÇÜK BİR SÖYLEŞİ


Nurten Bengi Aksoy: Zeki SARIHAN kimdir, birkaç cümleyle nasıl anlatılabilir?


Zeki Sarıhan: Siz nasıl tanıyorsanız aşağı yukarı öyledir. Ben kendimi şöyle sanıyorum: Mazlumlardan yana, emeğin en yüce değer olduğuna inanan, yurduna ve halkına derin bağlarla bağlı, öğretmenliğe doyamayan bir köylü çocuğu.


Nurten Bengi Aksoy: Yazdıklarınızdan edindiğim izlenimlere göre zor bir hayatınız olmuş. Hemen hemen tüm öğretmenliğiniz devletle çatışmayla geçmiş. Bu çatışmanın izleri yazdıklarınıza da sinmiş, daha doğrusu yazmak bir mücadele, hatta ayakta kalma yöntemi gibi. Siz bu hali nasıl açıklıyorsunuz?


Zeki Sarıhan: Yukarıdaki tanımları yaptıktan sonra neden devletin hıncını üzerime çektiğim anlaşılır. Pek çok insanın başına gelen olaylar. Doğru söyleyen ve dokuz köy hikâyesi. Benim de yalnız iki silahım oldu İkisi de yazı aracı. Tebeşir ve kalem. Şimdi elimde yalnız kalem (klavye) kaldı. Onunla idare ediyorum.


Nurten Bengi Aksoy: Köy Enstitüsünde yetişmiş bir öğretmen olarak, bugünkü eğitim sistemimizle ilgili neler söylersiniz?


Zeki Sarıhan: Siz de başka bazıları gibi benim köy Enstitüsünde okuduğumu sanmışsınız. Öğretmen Okuluna girdiğim 1958’de Enstitülerin adı değişeli dört yıl olmuştu. Bu kurumların programını 1946’dan sonra zaten değiştirmişlerdi. Neyse… Öğretmen Okulunun birçok öğrencisi de öğretmenliğinde ve düşün hayatında Enstitü mirasını içselleştirerek sürdürdü. Eğitim köprüsünün altından o tarihten beri çok sular aktı. Bugünkü iktidar, kendi ifadeleriyle “dinci ve kinci” kuşaklar yetiştirmek işine soyundu. Bunun açılımı, sömürü ve zulme ses çıkarmayan, bilimden habersiz, itaatkâr bir sürü yetiştirmektir. Bunun sürdürülebilir olmadığı kanısındayım. Onursal Genel Başkanı olduğum Ulusal Eğitim Derneğinin eğitimdeki hedefi "Bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, halkçı eğitim”dir.


Nurten Bengi Aksoy: Bildiğim kadarıyla genellikle ülke sorunları, siyaset, kuşağınızın sancıları konularınız olmuş… Kaç kitabınız var Sayın Sarıhan? Bu kitaplarda genelde neleri işlediniz?


Zeki Sarıhan: Mayıs 2017’de yayımlanan Akpınar’da Okurken, 36. kitabımdır. Kitaplarımın türleri Kurtuluş Savaşı tarihi, yerel tarih, anı, deneme ve eğitimdir. Beş kitabım da yayımlanmayı bekliyor. Kurtuluş Savaşı’nı konu almamın nedeni, devrim pratiğimizde kendi devrimci mirasımıza yaslanma düşüncesidir. Başka ülke pratiklerinin çok öne çıkmasına bir itirazın ürünüdür.


Nurten Bengi Aksoy: Neredeyse yarım asırdan fazladır yazıyorsunuz. Yazmanın insanın ve toplumun şekillenmesine katkısı var mıdır, yazmaya yeni başlayanlara bu doğrultuda neler önerirsiniz?


Zeki Sarıhan: Yazmak, müthiş bir eylemdir. Yazı, icat edildiğinden beri vazgeçilmez bir toplumsal görev yapıyor. Öğrendiklerimizin nerdeyse tamamını yazılardan edindik. “Kalem kılıçtan keskindir” sözü yazının gücünü anlatmak için kullanılmış. Benim yazdıklarımın da boşa gitmediğini, verilen ödüllerden ve okurlarımdan aldığım olumlu tepkilerden anlıyorum. Sosyal medyada paylaştıklarımın da işe yaradığını anlıyorum. Ancak son yıllarda yayıncıların arayıp sorduğu bir yazar değilim. Bunun nedeni yayın piyasasının belli ideoloji sahipleriyle tutulmuş olması. Demem şu ki gün benim günüm değil.


Nurten Bengi Aksoy: Anılarınız ve yazdıklarınızdan geçmişe ve geleneklere bağlılığınızı biliyoruz. Bu bağlılıkla devrimci ve mücadeleci bir kişiliği birlikte nasıl yürüttünüz?


Zeki Sarıhan: Ben fena halde yerli ve milliyim. Devrimci olmak da bunu gerektirir. Devrimci mücadelemizde bu toplumu harekete geçireceğiz ve ona yaslanacağız. Değişim ve adalet duygusunu onun geçmişinde, hislerinde arayıp bulacağız. Bunlar fazlasıyla da vardır. Sizi, Güneş Ülkesi'nde, Türkiye halkının güneşli günleri için yaptığınız yayından ötürü kutlar, benim yazılarımı da oraya koyduğunuz için çok teşekkür ederim.


Sayın Zeki Sarıhan kendisine yönelttiğim birkaç soruyu nezaketle yanıtladı. Aldığım kitapları imzaladı ve son olarak bir de anı fotoğrafı çektirdik. Kendisine teşekkür edip vedalaşırken yerimi öğretmenlerini ziyarete gelen öğrencilerine bırakarak ayrıldım oradan. Denizden esen ılık yaz rüzgârına doğru yürürken içimi dolduran kitap kokusu rüzgâra karışıyordu…


Bize vakit ayırıp, sorularımızı yanıtladığı için Güneş Ülkesi adına Zeki Sarıhan’a çok teşekkür eder, bundan sonraki yaşamında sağlık ve esenlikler, çalışmalarında kolaylıklar dileriz…

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA