Hayri Dev Müziğinde Yaşamın Tınısı


18.3.2017

|


Göçerlik yollarında kendine yeni yerleşkeler edinen insanlar öncelikli yaşam koşullarıyla ilgili üretim ilişkilerini örgütlerken aynı anda bir sosyal düzen de yaratmışlardır. Bu sistem içerisinde amaç sadece karnını düzenli doyurabilmek değil; aynı zamanda grubun, kümenin güvenliğini sağlamak ve giderek büyüyen üretim faaliyeti içerisinde iş dışında da yapılacak şeylere yönelmek…


Zaman hayli geniştir ve bireylerden oluşan bu küçük grupların zorunlu işlerini yaptıktan sonra ki genellikle tarım ve hayvancılık olan uğraşları kümeye bolca zaman olanağı da tanır. Özellikle uzun süren kış ayları için yaz boyunca üretip biriktiren bu topluluklar mevsim kışa vurunca bir rehavete kapanır ve soğuk günlerin gecelerin yavaş yavaş akıntısına bırakırlar kendilerini.


Elbet kolay geçmez kış ayları. Dondurucu soğuktan ve insanın üzerine çöken kasvetli dinginlik can sıkıntılarına neden olur. Arkadaşlık, komşu ve özellikle aşk ilişkileri, ilkçağlardan bu yana dedikodu gibi sağlam bir alanın gelişmesinin de zeminini oluşturmuştur. Yaşamı devindiren temel davranış modelinin başında muhabbet, deyiş, danış ve dedikodu yer almaktadır.


Bu boş zamanın en yoğun yaşandığı günler işte bu kış aylarıdır. Oba, mahalle veya köy ortamında yeterli yiyecek depolanmışsa eğer, kiloları büyüterek ve günleri günlere ekleyerek kışı geçiren bu küçük sosyal grupların bir şeyler yapmaları gerekmektedir. Eğlendirici, hareketlendirici ve sağlığı tehdit edecek unsurların ortadan kaldırılması için bu boş, can sıkıcı ve uzun zamanların değerlendirilmesi, gündelik yaşama yeni bir ivme kazandıracaktır.


Böyle zamanların en güçlü eğlendirici ve oyalayıcı faaliyeti kuşkusuz müzik olmuştur. Hemen her toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamının bir ürünü olarak günümüze kadar getirdiği bu tınılar günümüzde de folklorün temellerini oluşturur. Çünkü müzik ve ritim, sadece müzikal alanın değil, doğada tınısını bulmuş tüm seslerin ve sosyal hayatımızla biçim kazanan devingenliğin doğal bir akışıdır. Vurgusu, uzunluğu, kısalığı ve dizimiyle akıcı seslerin bir arada çalınıp söylendiği ve insan kulağına hoş gelen, mutluluk, hüzün ve kaygı gibi birçok duyumlar üretebilen müzik, bu özelliğiyle sanat alanları arasında en eski ve en yaygın bir alan olmayı hak eder. Dolayısıyla güneşin dağların ardına süzülüp evlerin sessizliğine konuk olduğu bu küçük köylerde insanlar, hemen her akşam toplanıp müziğin büyülü etkisiyle eğlenceler düzenlemektedirler. Bu eğlenme anlarında şakalaşmalar ve atışmalara eklenen ve köyün müziğe yetili gençlerince çalınıp söylenen türküler binlerce yıllık tarihin izlerinden süzülüp günümüze ulaşır ve saza, söze, eşsiz ritimlerin yan yana dansına dönüşür.


Notaların uyumuna kendini kaptıran bu toprak ve dağ insanları topraktan ve dağlardan öğrendiklerini oynadıkları oyunların figürlerine ve söyledikleri şarkıların diline yansıtır. Ağıtlardan, manilerden, destanlardan ve şiirden beslenen tarihsel bir kökenle aktarıcı ozanların ağzından dökülen bu türküler yörük kültürümüzün de en güzel örneklerine dönüşür.


Sunak Dergisi ile atölyesinde uzun uzun sohbet edip Hayri Dev’in büyüsüne konuk olduğumuz gün, aklımın uçurumlarından derlenip geçit töreni yapan düşüncelerdi bunlar. Minnacık çocuk yüreğinde ve gülen yüzünde misafir ettiği bizleri günümüz sanatçı zannıyla davranan egoların nice ötesinde bir insanlıkla karşıladı Hayri Dev. Oğlu Bayram Dev’in sıcacık sevimli atölyesinde gerçekleşen buluşma tam bir yörük kültü şölenine de dönüştü. 3 telli sazı, on binyıldan süzülüp gelen ağzı, her biri birbirinden ritimli ve içinden deve kervanları geçen, çam ormanları kokan, ekin tarlaları tüten bu ezgilerle Dev gibi bir karşılamaydı açıkçası.


Tiiih diye seslenmesi ve ezgili ağzıyla dolu dolu gülmesi, sanatı yaşayan ve aslında sadece yaşadığı toprakların, yaşamların, aşkların, ormanların, toprakların ve hayallerin yansımasını sunan doğal bir ozanın coşkusuydu tanıklığımız. Söylenen türkülerdeki deve çanlarını, sabah çiğiyle buram buram kokan toprağın kokusunu, en küçük rüzgârda hışırtıyla ıslık çalan çam ağaçlarının ezgisini ve bu sesler arasında alın teriyle yıkanan ırgatların toprakla cebelleşmesini ve kuşkusuz ki her birinin eşsiz hikâyesiyle yüklü aşklarının duyumsaması... Küçücük ve kendini sanmalarla dolu ne garip bir yaratık olduğumu da duyumsayarak…


Yoksulluğun bir tür şölene dönüştüğü Gökçeyaka köyünün toprakla ormanın dansıyla üç telin ruhundan akıp uzay boşluğuna ulaşan Hayri Dev adını ilk Fransızlar keşfederken koca ülkemin sanata ve sanatçıya olan korkunç düşkünlüğüyle ürperdim. Tanrım, sadece üretip, tüketip bir küfrün etrafında dönüp duran bir boşlukta nasıl da dolaysız yaşıyoruz…


Sanatını ve sanatçısını paketleyip piyasaya sunan bir bürokrasi demokrasisinin nasıl da ağır dişlileri arasında öğütülüyoruz. Kalbimizi aklımızdan alan bir kayıtsızlığın boşluğunda böyle kaç sanat insanını hiç tanımadan yok ettik acaba?


Değer dediğimiz şey aslında sadece ona ilgi duymak ve sevgi sunmaktır. Yaşadığı yerde ama. Doğanın ürünü sanatçıyı ürünü olduğu koşullardan sıyırıp kentlerin kasvetli kaosunda ancak onun yok olmasının sağlam koşullarını yaratırsınız. Hayri Dev, yaşadığı yerde değer görmek isteyen bir ozan. Bize “Gine gelin emi” derken içindeki yürek burkulması ve Gökçeyaka’nın yalnızlığının, unutulmuşluğunun, üretimsizleşmesinin tüm sancılarını hücrelerimde duyumsadım. Evet, Hayri Dev ve nice böyle dev; gizli, yalnız ve ıssız kalmış ozanlar soluk alıyor köşe bucak Anadolu’muzun. Oysa sadece minicik bir sevgi bekliyorlar…


Ritim yaşamdır velhasıl. Sunak bu sayısında Hayri Dev’i sayfalarına taşıdı. Fatih Akça ve Derin Zorlu derlemesiyle yazınsal bir belgesel sundu. Çameli’nin Gökçeyaka mahallesinde Sunak Dergisi’nin yaptığı bu sevimli ve çok gecikmiş ziyaret, Hayri Dev’de soluk bulmuş yörük kültürünün belki son temsilcisini görme fırsatı verdi bize. Kendisine eşlik eden oğlu Bayram Dev’le bize özel verdiği sevimli konser ise misafirperverliğin en güzeliydi. Uzun yaz ayından Kasım’ın son günlerine geldiğimiz bir sonbahar akşamı Çameli’de yağmurla buluşmamız, toprağın ve ormanın kokusuyla birleşip Hayri Dev’in insanı oyuna davet eden neşeli tınılarıyla süslendi. Bir kez daha müziğin ve yaşamın ritmini düşündüm. Her şeyin hızla aşağılık bir ritimsizliğe büründüğü bir çağda mutluluk kimlerin evinin konuğu olabiliyor acaba? Müzik ve sanat, hangi insan mahlûkatının kalbini ve raflarını süslüyor? İşte biz o gün yaşamın tınısını yokladık, keyiflendik, hüzünle döndük yoğunca…





mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA