top of page
1/1076

ŞAHANLA ET YEDİM KARGAYLA ... YEMEM



Doktor Erkin, Ayla Hanım’a, kimsenin duymayacağı bir şekilde yavaşça “konuşalım Ayla,” dedi.

“Konuşalım Erkin, ben de istiyorum!”

Ayla İsmet’e dönerek,


“Bir dakika hayatım, hemen döneceğim, az işim var, gelirken kantine uğrayıp bir şeyler alacağım, bir isteğin var mı?”

“Yok, istemiyorum, çabuk gel yeter; korkuyorum!”


İsmet, birbirine bağlanmış mavi plastik sandalyelerden birine oturmuş, pencereden üniversitenin bahçesindeki Kanada kavaklarına, okaliptüslere, osuruk ağaçlarına, çamlara, çınarlara hayran hayran bakarken, ara ara şehrin sevimli yeşil papağanlarının konup uçmalarına da dikkat kesilir. Elinde National Geographic Dergisi, bir iki sayfa okumaya çalışır, sonra sayfaları hızlıca çevirip dışarı, ağaçların yeşiline bakmaya devam eder. Bilim sanat dergileri, düşünce yazıları ilgisini çekerdi öteden beri. Son günlerde yaşam kalitesi iyice düşünce okumaya ara verir. Bir yıldır yaman bir öksürük gelip çatmıştır. Yorgundur, yılların yorgunluğu diye düşünüp kendini rahatlatmaya çalışır, fakat çabuk yorulması adamakıllı aklını karıştırır. Acaba, bu şerefsiz hastalığa yakalanmış olmayayım.... Üstüne üstlük bir de kilo vermeye başlaması. Sonra on gün önce kanlı balgam atması... Yolun sonuna geldiği, her an beş dakika bile aklından çıkmaz. Artık hastalıkla yatar, onunla kalkar bir vaziyet içindedir.


“Şerefsiz hastalık, nereden geldin de beni buldun; senin ta …” Küfürlerin bini bir paradır.


“Gel Ayla, geç şöyle otur, diyeceklerim İsmet Bey’in hastalığı ile ilgili.”

“Biliyorum Erkin, bir yıldır doktora gidelim İsmet dedim, fakat dinletemedim. Benim bir şeyim yok diyor başka bir şey demiyordu. Ben her şeyi abartırmışım. İsmet'in hastalığının ne olduğunu tahmin ediyorum, inşallah yanılırım.”

“Ayla, maalesef hastalık çok ilerlemiş, bu aşamada tümörü almamız imkânsız, bir de hangi birini alacağız; yayılmış vücuda!”

“Çok mu kötü, hiç umut yok mu,” derken Ayla’nın gözlerinden akan yaşlar yanaklarından aşağı doğru süzülür gider.

“Vah İsmet’im, vah, tam birbirimizi anlayıp kavgayı, tartışmayı geride bırakmış, cebimizde de azıcık para olmaya başlamışken… Vah İsmet’im vah, çok mutluyum, çok demiştin geçenlerde, ölecek miyim yoksa ben, dediğinde, tövbe de dilini ısır; o nereden çıktı demiştim. Demek içine doğmuş, vah İsmet’im vah, ben sensiz nasıl yaşarım?”


Ayla bunları duyulur duyulmaz bir sesle ifade ederken içinde damızlanan acısı elden ayaktan etmişti onu.


“Keşke umut vadeden sözler söyleyebilsem Ayla, durum hiç iç açıcı değil!”

“Peki, Erkin ne kadar ömrü var İsmet’in?”

Erkin’le Ayla liseden sınıf arkadaşıdır. Lise son sınıfta okurken Erkin, Ayla’ya çıkma teklif etmiş, o da arkadaşım var deyip kabul etmemiş. Erkin aldığı olumsuz cevaba rağmen hiçbir şekilde Ayla’ya küsmez, arkadaşlıkları o yıllardan beri devam etmiştir.


“Allah'tan umut kesilmez, inşallah İsmet Bey beni mahcup eder. Sonuçları üç arkadaşla birlikte değerlendirdik, hiçbiri umut veren şeyler söylemedi. İsmet Bey’in üç, bilemedin dört, beş ay ömrü var. Tümör, akciğerden diğer organlara yayılarak çok ilerlemiş. Vereceğim ilaçlar ağrısını, acısını azaltacak sadece.”

“Peki akıllı ilaç diye bir şey varmış, o iyileştiriyormuş!”

“Bir şeye yarayacağını zannetmiyorum, yine de vereceğiz.”


İsmet, iki ay sonra ölümlüler mekânında yerini almış, Ayla’sını bırakıp gitmiştir. Ayla, İsmet son günlerini huzurlu geçirsin diye bir dediğini iki etmemiş, ne isterse yapmıştır. Evlendikleri ilk günlerden, şu iki aya kadar onun müzik eşliğinde bir iki kadeh içiyor diye hayatı zehir ettiği günler aklına geldikçe, nefret etmiş kendinden. İsmet, cumartesi akşamları özenerek hazırladığı mezelerin yanında yarın dünya batacak deseler de muhakkak iki kadeh içerdi. İşte o zaman Ayla domuz başı kaynatır, burnundan getirirdi. O, böyle davrandıkça İsmet:


“Ne olur hayatım yapma, sanki ben her akşam içiyorum, ayyaşım, kazancımızı çarçur ediyorum öyle mi? Yapma, Allah'ını seversen yapma, soğutuyorsun beni evimden…” İsmet böyle böyle neler demiş, fakat o yapacağını yapmıştır.


İsmet bir evin bir oğlu, Neslihan Hanım’ın dünya bir yana, oğlum bir yana dediği kıymetlisidir. O, geliniyle, oğlu arasındaki arasındaki tartışmalara hiçbir zaman taraf olmamış, Ayla’yı da kendi öz kızı gibi kanatları altına almıştır. Ayla, öz annesinden görmediği sevgiyi Neslihan anneden görmüştür. Şimdiki gençler öyle diyorlar ya “Ayşe anne, Bircan anne, Ahmet baba, Hasan baba…”


Ayla, adeta günahlarını affettirmek için İsmet’i hiç yalnız bırakmamış, bir dediğini iki etmemiş, daha önce planladığı her şeyi iptal ederek, İsmet’ine adamış kendini. Onun öleceği aklına geldi mi, yatakta, tuvalette gizli gizli ağlar, ağlamaktan gözleri kan çanağı dönermiş. İsmet’in kullandığı ilaçlar ağırdır, günde on beş, on altı saat uyutur, o uyunca Ayla gider, elini yüzünü her bir uzvunun adeta fotoğrafını çeker gibi okşar. Onun mahzun uyuyuşu yüreğini oyarcasına kendisine, insanlığına, pişmanlığına nefret dolu bir erkeğin bilmediği, edemeyeceği küfürleri ettirir.

İsmet vefat edeli, dört yıl olmuş, Neslihan Hanım, Ayla’ya,

“Kızım sen yalnız, ben yalnız; istersen birlikte kalabiliriz, hiç değilse birini kiraya verir üç beş kuruş gelir elde ederiz.”

“Tamam anne, benim de aklımdan geçti, yarından tezi yok , taşınayım!"

"Çok sevinir, çok mutlu olurum!"


Gelin kaynana değil, ana kız gibidirler. Gece yarılarına kadar her şeyden konuşur ederler yine de sıkılmazlar birbirlerinden!


“Bak kızım demişti Neslihan Hanım, daha otuz beşindesin, şairin yolun yarısı dediği yaştasın. Ben bugün varsam, yarın yoğum, bir ayağım çukurda. Hayat böyle yalnız geçmez, yalnızlık bir Allah'a mahsustur kızım. Evlenmek, yuva kurmak, kadınlığın kitabındadır, ana olma duygusu muhteşem bir şeydir kızım! Darılmak şöyle dursun, kendi kızımı gelin eder gibi gelin ederim seni!”


“Ana duymayım bir daha, böyle şeylerle can evime bir ateş de sen açma, ne olur anacığım! “Ben şahanla et yedim, kargalarla bok yemem! Ben ismet’imin yerine kimseyi koyamam! Şimdi düşün, İsmet’le bir yastığa baş koyan ben, ne idiğü belirsiz birine efendim diycem öyle mi?”


“Sen bilirsin kızım, evlensen de evlenmesen de benim kızımsın; senin mutluluğun benim mutluluğum!”


Geceler yalnızdır, geceler muhakeme saatleridir, geceler haindir, kalleştir; ihtirasların azgınlaşıp hayvanileştiği saatlerdir. Ayla’nın bin beş yüz gündür, yatağının, yastığının yoldaşı yoktur. Bir erkeğin sigaralı, alkollü de olsa, ömrüne ömür katacak nefesi, soluğu yoktur. Ne demiş Neslihan Hanım’a:


“Şahanla et yedim, karga ile bok yemem,” dese de gecelerin yalnızlığı, bir soluk yoldaşı, cana merhem, kadın olduğunu yaşatan bir el dokunmamıştır otuz altı bin saattir. Geceler yıldır, geceler asırdır, kapıda kalmış Kartaloz Zühre gibi çok yorgan, yastık eskittirecektir ona. Neslihan Hanım’ın duruşu evinin yakınından, berisinden, değil bir erkeğin erkek sinek bile uçamaz. Onun ne yapacağını kimse bilmez, kestiremez; elinde tahrası, belinde silahı!


Var mıdır yok mudur, kimse bilmez; cümle alem var diye bilir!


Neslihan Hanım’ın, elinden her şey gelir, beceriklidir, her bir erkek su dökemez eline. Evde bozulan küçük ev aletlerini, musluk, piriz gibi şeyleri kendi tamir eder. Hani derler ya bir parça et için kasaba et demez, kulağını kesip yer.


Bahriye ile çarşamba günleri sinemaya giderler, sinema ücretlerini hep o öder. Bahriye Hanım bu sefer de benden olsun diye teklif bile etmez, yeltenemezdi bile.



Neslihan Hanım Bahriye ile sinemaya gitmişlerdi yine o gün. Ayla evde yalnız kalmış. Dışarıda, yolda, belde insanlar ne değişik acılar, ne farklı duygular içindedir. Mesela bu mevsim köylülerin tütün dikim zamanı, diğer yandan sınava girecek öğrencilerin sınav stresi çektiği günler. Hayatın akıp gittiği akıp giderken bazılarında yara bereler açıp gider ya hani, giderken ya delip geçer, ya yok eder hani. Ayla o yaraların en acısını yaşamış İsmet’ini kara topraklara boylu boyunca yatırmış. Hayat işte böyle geçip giderken, dünyanın bilmem hangi coğrafyasında insanoğlu ne büyük acılar çekmektedir?


Sokaktan,

“Eskici geldi, eskiler alıyorum, Eskici geldi, Eskici!” diyen acıklı bir sese kulak verir Ayla. Allah Allah ne tatlı bir sesi var Eskici’nin, acaba nasıl bir adam bu Eskici, deyip balkona çıkar. Eskici bir taraftan çek çekini çekip giderken bir taraftan “Eskici, Eskici geldi Eskici deyip balkonları, camları, önünü arkasını gözler.


“Eskici Bey, hey Eskici Bey, bakar mısın?”

İnce tiz, şiir gibi bir ses “Eskici Bey,” diye seslenmektedir.

“Eskici Bey!”

“Buyur abla!”

“Abla mı, ne ablası, Allah belanı versin senin pis domuz deyip balkon kapısını kapatıp girer içeri. Eskici bir zaman daha orada kalır, “Eskici, eskiler alıyorum, eskiler,” diye bağırır. İkindi ezanı okunmuş ya da okunmaya az bir zaman kalmıştır. Güneş az önce yaktığı gibi yakmaz Eskici’yi. Az sonra güneş atını şaha kaldırıp batışa doğru koşturacaktır. Neslihan Hanım’la Bahriye Hanım öğle matinesinde Tunç Başaran’ın “Uçurtmayı Vurmasınlar,” filmini izlemektedir. On altı matinesi diğer matinelere göre ekonomik olduğu için onlar hep aynı günde, hep aynı saatte giderler sinemaya.


Eskici de hemen her gün aynı saatte Ayla’nın evinin önüne gelip “Eskici geldi, Eskici, eskiler alıyorum,” deyip yanık davudi sesiyle insanları balkonlarına, pencerelerine çağırır. Ayla o gelince balkona çıkar, hiçbir şey yapmadan tekrar içeri girer. Yine bir çarşamba günü Neslihan Hanım’la Bahriye Hanım şehir sinemasına gitmiş, az zaman sonra da Eskici yine onların sokağına gelir, “Eskici geldi, Eskici, eskiler alıyorum, eskiler” diye davudi sesiyle insanları balkonlara, pencerelere davet eder. Ayla, balkona çıkmış, seslenip seslenme arasında gidip gelirken,


“Eskici Bey, Eskici Bey, bakar mısın?

“Buyur abla!”

“Evde eski karyola maryola var alır mısın?”

“Alırım abla, her şeyi alırım derken ağzını yayarak ukalaca bir vaziyet almıştır.

“Dördüncü zil dedi Ayla, sen aşağıdan bas, açayım kapıyı!”


Eskici, kara kapkara suratlı, kirli sakallı, kirpi saçlı biridir. Çelik gibi sağlam kaslı kolları, cıva gibi yerinde durmayan bir vücudu, vardır; etli dudakları beden rengine uymuştur.


Sokakta oradan oraya gidip gelen işi gücü olmayan insanların birbirlerinin yüzüne bakmadığı gibi, çevrede olup bitene aldırış etmez, kafasında bir şeyler varmış da onları çözüyormuş gibidir. Yürüyüp giden bu insanlar, yürürken kah başlarını sallıyor, kah dudaklarını ısırıyor, kaşlarını indirip kaldırır. Problemlerine kafalarında bir çözüm bulmuşlarsa gözleri ışıldar, yok doluya koydu almadı, boşa koydu dolmadıysa yüzleri asılır; işte o zaman içlerinden, bazen aleni sebep olanlara saydırır. Rıfat Tan gibi olmak ister insan, fakat ne mümkün, insan yedisinde ne ise, yetmişinde oymuş derler. Mesela bizim ilahi anlatıcı, çok uğraşmış huyunu değiştirmek için neler düşünmüş, neleri halletmek için konuşmadığı, aklına değer verdiği kıymetleri olmuş, sesine soluğuna canım kurban dediği İsmet ağabeyleri, Ömer ağabeyleri, Celal ağabeyleri, Emelleri, Serapları, Fatmaları… olmuş, can çıkar, huy çıkmazmış!


İşte sokağın boş gezenleri, dolu gezenleri, kendinden başka kimseyi görüp etmedikleri için, az sonra 32 numaralı dairede ne olup olmayacağı hiç umurlarında olmayacaktır.

32 numaralı dairede o anda Eskici ve Ayla’dan başka kimse yoktur. Eskici, iyiler sınıfında ise bu hikâye mutlu sonla bitecek, kötüler sınıfında, içinde bir canavar barındırıyorsa, güzel insanlara mutlu yaşayanlara, güzel giyimlilere karşı bir nefreti varsa…


“Hoş geldin Eskici Bey, alacağınız eşyalar şurada, kilerde: Demir bir karyola, iki demir balkon sandalyesi, bakın işinize gelir mi, yarar mı?”

“Yaramaz mı abla, bir bakayım, inşallah senin gibi güzeldir!”

“Anlamadım, ne dediniz siz?”

“Hiç abla, kendi kendime konuştum; bir şey demedim!”

“Siz böyle hadsiz hadsiz konuşur musunuz?”

“Yok abla, yanlış bir şey dediysem özür dilerim! Sadece içimden güzeldir dedim, başka ne diyebilirim ki canım ablam?”

“Canımmış, Eskici Bey, satmaktan vazgeçtim, lütfen evimi terk edin, satmaktan vazgeçtim!”

“Vazgeçmiş öyle mi, dalga mı geçiyon sen kız, kaç kat medimen çıktım ben biliyon mu; satmaktan vazgeçmiş, olur canım görsem söylerim!”

“Olsun, satmıyorum, derhal evimi terk edin!”

“O kadar goley he, ben senin oyuncağın öyle mi, süslü avrat?”

“Terbiyesiz çabuk terk et, polis çağırırım şimdi!”

“Al, benim telefonla çağırıve bi zamet! Senin gibi kibirlileden intikam amak için yanıp tutuşuyon ben! Hadi durma çağrıve, hadi acala et!”

“İmdat, imda…im…”


Ayla imdat çığlığını tamamlayamadan, suratına inen tokatla yere serilip giderken başını vitrine çarpar, dolabın içindeki cam bardaklar, eşinin Paşabahçe’den özel olarak aldığı ince rakı kadehleri, kristal şarap kadehleri, porselen biblolar, cam biblolar, devrilir, kırılan kırılır; kırılmayan gürültü ile yan yatar.


Gözünü kan bürüyen Eskici, Ayla’nın üstüne atlarken hayvani açlığı zihninde büyüte büyüte doruklara ulaşmış bir ihtirasla saldırır. "Birilerinin eksik etek, soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen" dedikleri kadınlarımızın tekmiline saldırırır gibi saldırır. Hazreti Muhammet’in, “Cennet anaların ayaklarının altındadır,” sözünün içini doldurmayan erkek egemen toplumda, onu her şeyden mahrum etmiş, hem sövmüş, hem dövmüştür; işte Eskici, o duygu ile çullanır Ayla’nın üstüne!

...

Eskici kapıyı çekmiş, pantolonun düğmelerinin sonuncusunu iliklerken, Ayla bir yandan aşağılık saldırının acısı ile kahrolurken diğer yandan da “insana neden insan, hayvana neden hayvan” derler diye hüngür hüngür ağlamaktadır. Bu asil ve necip toplumda kadının dulu düşkündür, açtır, doyurmak sevaptır, hayra girmektir,” sapıklığı nice Aylalara hayatı zindan etmiştir.


Neslihan Hanım, Ayla rahatsız olmasın diye zile basmaz, kapıyı anahtarı ile yavaşça açıp girer içeri. Girmesine girer de içerisi savaş alanından farkı yoktur. Vitrin yan yatmış, koltuklar yerinden ayrılmış, eşyalar yer değiştirmiş; ortalık tam bir meydan savaşına sahne olmuş. Ayla odasında yarı baygın üstü başı parçalanmış, kutsiyetleri, namus timsalleri açıkta boylu boyunca yatmakta.


“Ayla’m, kızım ne oldu, Ayla’m ne oldu kızım? Eyvah başımıza gelenler, bunu da mı görecektik, nasıl bakarız insanların yüzüne?”

“…”

“Ayla’m ne olur bir şey söyle, ne oldu sana, ne olur anlat, kim yaptı bunu; ne olur konuş kızım?”

“…”

Ayla, ağzını açıp bir kelime konuşmadığı gibi Neslihan annenin ne dediğini anlamaz, ağlamaklı ölü gözleri ile sadece bakar.

“Ayla’m ne olur konuş, Ayla’m, Ayla’m ne olur; yalvarırım bir şeyler de!”

Duvarda ses var, Ayla’da ses yoktur. İsmet’imin emaneti, ne olur konuş, yarın ruzi mahşerde nasıl bakarım İsmet’imin yüzüne, affet beni İsmet, namusuna halel getirdim! İsmet’im ne olur beni affet, nasıl bakarım ben bundan sonra insanların yüzüne…

Neslihan Hanım'ın insanların yüzüne bakma aklına gelince çıldıracakmış gibi olur. Ayla kirletilmiştir, O, ona sahip olamamıştır. Oysa O, yıllardan beri dul yaşamış, gözünün üstünde kaşın var deme cesaretini gösterememiştir kimse. Bundan sonra onunla konuşurken bir yerleri ile gülmez miydi bu insanlar, gülerdi, hem de gülmekten öte bile geçerlerdi. Geceleri kapısına dayanıp “Eskiciye şapır şupur da bize yarabbi şükür mü” derlerdi.


Beyni kafatasını, terk etmiş, mantığın yerini duygu almış, akli melekeleri şeytanileşmiş…


Gülerdi komşuları, hem de nereleriyle, gülerdi. Neslihan Hanım'ın kişilikli davranışı öteden beri, özellikle hem cinsleri tarafından kıskanılmaktadır. O anda kumral yüzü kıpkırmızı kızarır, çakır gözleri çakmaktaşı gibi ateş saçmaya başlar. Örgülü saçları, başı, bedenin her bir yanı vıcık vıcık kan ter içinde kalır.


Uğurlu Apartmanı 32 numaralı dairede dört el silah sesi duyulur. Konu komşu bu ses nereden geliyor diye merak etmez. Neslihan Hanım iki kurşunu Ayla’ya, iki kurşunu da kendine sıkmıştır.


Ayla ile Neslihan Hanım’ın kokmuş, şişmiş naaşları bir hafta sonra Bahriye Hanım tarafından bulunur. Bir kadının değil tam iki kadının kanı bu asil ve necip toplumun eline yüzüne sıvanmıştır.







47 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

GÜNAYDIN

Comments