top of page
1/1094
  • Yazarın fotoğrafımaviADA

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA




Çakırın Destanından

/

- Vuzuh, el ve ayak halinde

onu rahatsız ediyordu.

Karar vermişim, öleceğim,

Büyük sular arasında, korkusuz.

Nur ile, uzak yazılar ile,

Bir muska gibi boynumda kalacak,

Bu husus.

Senelerce evvel, tohumların mavi zamanından evvel,

Karar vermişim, gece kuşlarının müsaadesinde,

Etrafıma boş ve büyük kadehler dizeceğim.

Ve seyredeceğim onları sultanlar gibi;

Kurumuş ölülerin içmek hevesinde.

Havadan hafif ve bazı kadınlardan daha eski,

Çırılçıplak doğduğumuza dair;

Cihan boyunca, şehirlerle, dağlarla devam eden,

Vaktin nebatlarla sallanan güzelliği,

Bir yadigârlık ki bilinir.

Aklın zina olduğu yerde,

Taşlar, odunlar gibi yavaş.

Tarihin beyaz ve aydınlık havasından,

Karar vermişim, öleceğim,

Büyük hayvan iskeletleriyle sırdaş.

*





"Uzun sayılabilecek bir ömür (94 yıl) yaşayan Dağlarca'nın şiirlerinde, özellikle ilk dönem, belki Necip Fazıl, Tanpınar, F. N. Çamlıbel etkisiyle, baskın tema meta­fizik, ruh, Tanrı, ölüm ve sonrasıydı.

Edebi bakımdan bakarsak geçen 20. yüzyıl, "Dağlarca Yüzyılı" sayılsa haksız olmaz. 1914 yılında doğan şair, 1927 yılında bir yarışmada ödül alan bir öyküsü ile edebiyat dünyasında boy gösterdi, yüzyılın sonuna değin de üretmeyi sürdürdü. Şiirleriyle gündem de olmayı başardı.


Ümit Yaşar'dan sonra, Çocuk ve Allah kitabıyla tanıştığım ilk şairim olan Dağlarca'da gözlemim şudur. Kimi zaman kiracısı olduğu ev sahibini keser sapıyla döven fütursuz, ötekinin yargısına çok aldırış etmeyen, bildiğini okuyan yurdum insanı insan tiplemesine karşın, yasalar karşısında belki memur bir aileden gelmesi ve asker olması nedeniyle uyumlu yurttaş, başkaldırmayan, yasaları zorlamayan, kısaca hep yeşil ışıkta geçen olağan vatandaş örneklemesi de vardır. Dönemin özelliği en pipirikli iktidarların olduğu zamanda yazmasına karşın, onca şiirinin içinde bir tek HOROZ şiiri soruşturmaya uğramış, ona da kovuşturmaya gerek yoktur denilmiştir.

Okul etkinlikleri ve törenlerde hiç korkmadan, soruşturmaya uğrarım diye kaygılanmadan şiirlerini kullandığım Dağlarca, en sancılı dönemlerde doğup (1914) yaşamasına karşın, çağdaşları öteki şair ve yazarlar gibi moda olan akımların peşinde koşmaz. "Türkçem benim ses bayrağım," diyen hükümetleri bazı bazı bu nedenle eleştiren, devletle bir sıkıntısı olmayan şairin, makbul şair sayılmasına, ders kitaplarında yer almasına karşın, yine de iktidar ya da güç yanlısı, devletçi bir yanı da olduğu söylenemez.


Bu yönlü en özgün örnek olduğu hissi bende hakimdir.


Belki bu yüzden Dağlarca, Atatürk gibi gençliğimin değil, olgunluğumun keşfettiği enginler, tatlar arasında yer alacaktır.

Şenol YAZICI


"2007 yılına kadar yayınlanmış 60'tan fazla şiir koleksiyonuyla Türkiye Cumhuriyeti'nin en üretken Türk şairlerinden birisi olan Dağlarca, dönemin en ünlü ödüllerinin yanında Struga Şiir Akşamları Altın Çelenk Ödülüne de layık görüldü.

1971 yılında Şilili şair Pablo Neruda'nın aldığı Nobel Edebiyat Ödülü için hazırlanan listede adaylardan birisi olduğu 50 yıllık İsveç Akademisi arşivlerinin 2022'de kamuoyuna açılması ile ortaya çıktı. "

Kaynak: Vikipedi





Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


Şair (D. 26 Ağustos 1914, İstanbul – Ö. 15 Ekim 2008, İstanbul).

Süvari Yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur. İlk öğrenimini babasının görevi nedeniyle Konya, Kayseri ve Adana / Kozan’da, ortaokul öğrenimini Adana ve Tarsus ortaokullarında yaptı. Kuleli Askeri Lisesini (1933) ve Kara Harp Okulunu (1935) bitirdikten sonra piyade subayı olarak orduya katıldı. Doğu Anadolu, Orta Anadolu ve Trakya'nın çeşitli yerlerinde görev yaptı. II. Dünya Savaşı yıllarını Trakya'da bölük komutanı olarak geçirdi. Bu dönemde kendi deyimiyle "22 çocuğun çeşitli nedenlerle mezarlıklara göçtüğünü" izledi. Orduda zorunlu hizmet süresi olan 15 yılı doldurunca, önyüzbaşı rütbesindeyken askerlikten ayrıldı (1950). Bir yıl Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğünde çalıştıktan sonra, Çalışma Bakanlığı İş Müfettişliği göreviyle İstanbul'da bulundu (1952-60) ve emekliye ayrıldı. İstanbul Aksaray'da Kitap Kitabevi’ni kurdu (Aralık 1959), kitapçılık ve yayıncılık yaptı. Bu arada Türkçe adında aylık bir dergi çıkardı (43 sayı, 1960-64). Horoz başlıklı şiiri nedeniyle hakkında dava açıldı, ancak bu dava takipsizlik kararı ile sonuçlandı. 1970'te sahibi bulunduğu yayınevini kapattı. Bundan sonra herhangi bir işte çalışmadı.

Dağlarca'nın edebiyata olan ilgisi çok genç yaşlarda başladı; henüz 13 yaşında bir ortaokul öğrencisiyken Yeni Adana gazetesinin öğrenciler arasında açtığı bir hikâye yarışmasında birincilik kazandı (1927). İlk yazısı sayılabilecek bu hikâye aynı gazetesinde yayımlandı. İlk şiiri ise (Yavaşlayan Ömür) 1933'te İstanbul dergisinde çıktı. 1934'te Harp Okulu öğrencisi iken Varlık dergisinde yayımlamaya başladığı şiirleriyle edebiyat dünyasında adını duyurmaya başladı. Daha sonra şiirleri İstanbul, Varlık, Kültür Haftası, Aile, Türkçe, Edebiyat Dünyası, Yelken, Papirüs, Militan, Sanat Emeği, Sanat Olayı, Milliyet Sanat, Gösteri, Yücel, İnkılapçı Gençlik, Türk Dili, Yeditepe, Yenilik, Kültür Haftası, Çağrı, Devrim, Vatan, Ataç, Türk Yurdu, Yön, Devrim ve Cumhuriyet gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. İlk şiir kitabı Havaya Çizilen Dünya (30 Ağustos 1935) Harbiye'den subay çıktığı gün yayımlandı. Bu kitaptan önce ise 1934’te Varlık dergilerinde Sandallar, Göçsem, Bu Dağlar, Arkasından adlarını taşıyan dört şiiri yayımlanmıştı. Bu şiirlerde özgün bir buluş ya da özellik olduğu pek söylenemez. Ancak bu şiirlerde, hece ölçüsünü kullanma tekniği yönünden ve seçtiği sözcükler bağlamında Faruk Nafiz Çamlıbel'in açık etkisi görülmektedir. Buna rağmen, ilk kitabını oluşturan şiirlerinde Çamlıbel'in etkisinin giderek azaldığı ve şairin ölçülü, uyaklı, âşık tarzı bir şiir denemesine giriştiği görülmektedir. Buradaki şiirlerinde o yıllarda Varlık dergisinde sıkça görünen Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar ve bir ölçüde de Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirlerinde rastlanılan "ölüm, zaman, rüya, şekil, kâinat" gibi kelimeler ve kavramların öne çıkmaya başladığı söylenebilir. Yine de bu kitapta yer alan şiirlerinin Türk şiirine yeni bir duyarlık ve ses getirdiği genel olarak kabul edilmiştir. Çeşitli konuları işlediği lirik ve epik şiirlerinde geliştirdiği kendine özgü şiir diliyle kendinden sonraki birçok şairi, uzak çağrışımlar bağlamında da olsa etkiledi.


Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şair kişiliğini bulma yolunda büyük bir aşama olduğu kabul edilen ikinci kitabı Çocuk ve Allah (1940) adını taşır. Bu kitapta yer alan çoğu şiiri de 1935-36 yıllarında yazılmıştır. Birçoğu ilk kez Varlık ve özellikle de Kültür Haftası dergilerinde (14 şiir) yayımlandıktan son­ra kitaba alınmıştır. Bu şiirlerle ilgili olarak yaygın görüş; yirmili yaşlarındaki çok genç bir şairin kendi şiir dünyasını kurmaya yönelik çabalarının övgüye değer olduğudur. Bu kitap, dil ve yapı bütünlüğü bakımından Türk edebiyatının önemli eserlerindendir. Ancak bu kitabındaki şiirlerinde, kaynağı özellikle Ne­cip Fazıl Kısakürek ile Ahmet Hamdi Tanpınar’a dayanan şiirsel etki ile meta­fizik, ruh ve sezgi konularının tartışıldığı Ağaç ve Kültür Haftası dergisi çevresinde yer alan Peyami Safa ve Mustafa Sekip Tunç gibi yazarların düşünsel etkisi olduğu söylenebilir. Çünkü Dağlarca'nın Çocuk ve Allah kitabında yer alan ve Kültür Haftası dergisinde de yayımlanmış olan şiirlerinde sıkça karşılaşılan "sükûn, ruh, günah, ebediyet, ayna, ruh, Allah" gibi kavramlar ve bazı temalar, daha önce Necip Fazıl Kısakürek ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirlerinde de görülmektedir. Ki­tapta yer alan diğer şiirlerde, genç şairin Necip Fazıl Kısakürek’in söz­cükleriyle düşünerek, şiirini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tamlamaları ile zenginleştirmeye çalıştığı görülür. Cemal Süreya ise söz konusu benzerlikle ilgili olarak şöyle der:

“Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın çıkışı hece şiirinin iyice tıkandığı, olanaklarını yitirdiği bir sıraya rastlıyor. Cahit Sıtkı Tarancı gibi, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın da ilk şiirlerinde Necip Fazıl etkisini görüyoruz. Havaya Çizilen Dünya’da ki bazı şiirler buna tanıktır. Ne var ki bu etki öyle büyük bir etki değildir; daha çok biçimde görülmektedir. Fazıl Hüsnü Dağlarca ilk yazdıklarında bile şiirsel ağırlığı, çok ayrı ve kendine özgü bir yöne yıkmayı bilmiştir. Geçenlerde Havaya Çizilen Dünya'yı yeniden okudum; etki konusundaki eski kanım daha da zayıfladı. Havaya Çizilen Dünya'daki şiirle Necip Fazıl'ın şiirleri arasında şöyle temel bir ayrım var: Necip Fazıl'ın şiirinde mutlak değerlerin birbirleriyle, daha çok da insanla ilgileri söz konusudur; şiiri anlatan biri vardır; kendim üstün-insan olarak görmeyi seven, güzel bir karabasan içinde bulunan bir adamdır bu. Evrenin sonsuzluğundan, eşyadan ödü kopan, ordan kendini alıp alıp insanların dünyasına çarpan, dünyada tükenen, tükenirken de öğünen bir adam. (...) Fazıl Hüsnü'nün çıkışında ise apayrı bir görünüm var; o evren içinde olmaktan çok doğa içindedir; eşyayı neşeye yaslı bir çeşit gururla algılar; eşya karşısındaki ilk şaşkınlığının hemen ayrıntıların somut ilişkileriyle doldurur. Eşya, Fazıl Hüsnü'de ‘beşerî bir sıla gibidir’. Bu bakımdan Havaya Çizilen Dünya'daki şiirlerle Necip Fazıl'ın şiirleri arasındaki benzerlik daha çok ele aldıkları konuların, temaların dış benzerliği oluyor. Zaten o günlerdeki bütün yeni şairlerin ortak konuları, temalarıydı bunlar.” .

Ahmet Kabaklı da, Dağlarca'nın tümüyle içe dönük bir rüya ve hayal şairi olmadığını belirtmektedir. Şair dış âlemi realist ya da nesnel bir gözle algılamamakla bir­likte onunla ilgisini de hiçbir zaman kesmez. Tanpınar gibi o da ne büsbütün içe, ne de dışa dönük bir tiptir. Pek çok şiirinde de görüleceği üzere, onun temel duygusunu kozmik dünya ile insan arasındaki ilişki oluşturur. Yine Kabaklı'ya göre, Türk edebiyatında hiçbir şa­ir, insanla kozmik âlem arasındaki ilişkiyi onun kadar de­rinden hissetmemiş, zengin ve muhteşem hayallerle anlat­mamıştır. Fazıl Hüsnü de bu şiirlerde "insanın dünya ve ev­rendeki yeri üzerine çocuksu bir şaşkınlıkla eğildiğini" söy­lemektedir.

Kimi eleştirmenlerce Dağlarca'nın şiirinin üç devre geçir­diği belirtilmektedir: "Sezgisel dönem" (1935-45), "geçiş dönemi" (1945-55) ve bugüne uzanan "akılcı dönem." Şükran Kurdakul ise, Fazıl Hüsnü'nün değişik dönemlerinde şiirine kaynak olan duyarlıkların üç yönde geliştiğini belirtmekte­dir. Birincisi, tek olarak insanın evren karşısındaki şaşkınlı­ğını, yalnızlığını, korkularını ölüm gerçeğine karşın yaşar­ken duyduğu bunalımları, doğasal görkemin yansımalarını işlemeye çalıştığı daha çok içe dönük şiirler; ikincisi, insanın doğa ve aykırı toplum güçleri, kurulu düzenin görünen, gö­rünmeyen yasaları içinde günlük yaşamlarını saran sıkıntı ve acıları, yoksulluk ve yoksunlukları, buhran ve patlamaları işlediği dışa açık, toplumsal şiirler; üçüncüsü ise destanlar ve çocuk şiirleri.

Daha (1943), Çakırın Destanı (1945), Aç Yazı (1951) ve Asû'daki (1955) şiirlerde genel görünüşleriyle insan-doğa, insan-evren ilgilerinin ağır bastığı temalar işlenmektedir. Daha'da doğayla birlikte toprağın üzerinde yaşayanlar, yaşanan dönemin yanı sıra geçmiş zaman da şiire girmeye başlamıştır. Kişi, doğa ve evren karşısında yine "meçhul"ün baskısını duymaktadır. Doğa, dağ, yeşil, kuş, karınca, ağaç, evren, gök, yıldız, sonsuzluk, insan halleri çoğu defa yine rüya ve uyku sözcükleri ile karşılanır. Bu anlamda Çocuk ve Allah’ta karşılaşılan sözcükler ve tanımlar Daha'da yine temel öğeler halinde görülmektedir.

Çakırın Destanı'nda yaklaşık olarak her yedi sekiz dizeden birinde ağaç, rüya, gece, uyku, ölüm, dağ, kuş ve yıldız sözcüklerinden birinin bulunması rastlantı değildir. Kendisinin de "Ağaçlar, dağlar, denizler / Yani her gün yazdıklarım" diye nitelediği ortamdan çıktığı ya da bu öğelere asıl araç gözüyle bakmadığı yerde, şiir imgelerle zenginleşmektedir.

Asû'da "ölüm, ölüm düşüncesi, korkusu, ölüler, ölümden sonra yok olmayı sindirememek, Tanrı'ya sığınmak zorunluluğu" birbiriyle iç içe girmiş temalar halinde görünmektedir. Asû’yu oluşturan şiirlerde "zaman" gece, çağ, vakit, gün; "uzay" evren, uzaklık, boşluklar, sonrasızlık; "ölüm" varlık, uyku; "doğa" yeşil, yeşillik, dağ, kuş, ağaç sözcükleriyle anlatılır. Diğer şiirlerinde de büyük oranda rastlanan sözcüklerdir bunlar. Bu anlamda Asû'da şairin alışılmış şiirleri ile yenileri yan yanadır. Bu kitapta yer alan Merihliye Sesleniş, Asû, Asû'nun Oğlu gibi şiirleri alışılmışın dışında, özgün ve etkili şiirlerdir.

Dağlarca'nın Toprak Ana (1950), Aç Yazı (1951), Dışardan Gazel (1965), Yeryağ (1965), Kazmalama (1965) kitaplarında insan-toplum, insan-doğa ilişkilerine dayanan temalar işlenmektedir. İnsanların acıları, yalnız bırakılmışlıkları, yoksullukları daha çok saptama düzeyinde girer şiirlerine. Soyut sözcükleri hemen hemen terk eder, halkın dilini aramayı amaçlar. Köy insanının yaşamını o yörenin insanlarının kullandığı sözcüklere başvurarak yerel anlatımlarla zenginleştirmeye çabalar. Bu dönem şiirlerinde genel olarak söyleyiş olanaklarını zenginleştirmek için folklora başvurduğu söylenemez; şairin halkın dilini kullanma çabalarına karşın, geleneksel halk biçimi şiirlerinden yalnızca türküye yaklaştığı görülmektedir... 1960'lara kadar "saptama gerçekçiliği" düzeyindeki şiirine hikâye etme tekniği egemendir. Özellikle Toprak Ana'da sıkça gözlemlenebilen bir tutumdur bu. Şair dizedeki değişik ses olanaklarını deneyerek, çizimler yaparak, çevre tasvirlerine özen göstererek konusunun zorunlu kıldığı ayrıntılarla şiir öğeleri arasındaki uyumu yitirme tehlikesini önlemeye çalışır. Bunu başardığı yerde yeni bir toplumsal şiirin yetkin, unutulmaz örneklerine ulaşır.

Aç Yazı'daysa bireysel düşünce ve duyarlıkların toplumsal düzeye çıkması daha değişiktir. Toplumsal olaylardan, sorunlardan çok, kişisel duyarlıklar yol verir şiirlere. Tekilden çoğula doğru gelişen şiirler ile bireysel durumları yansıtanlar kesin çizgilerle ayrılmaz. Etkisini içerik-biçim bütünlüğünden alan, evrenselin uğultusunun duyulduğu çok sesli şiirlerin yanında, gücü yine uyaklara ve alışılmış Dağlarca sözcüklerine dayanan şiirler de bulunmaktadır.

Dağlarca, 1960'lardan sonraki şiirlerinde ise ülkede ve dünyada yaşanan toplumsal değişime paralel olarak, iç ve dış sorunlara daha duyarlı, ulusal çıkarlara sahip çıkma bilincinin geliştirildiği, sömürüye ve ezilen halkların mücadelesine yakınlık duyan ve emperyalist baskıya karşı çıkan şiirler kaleme almıştır. Vietnam Savaşımız (1966) adlı kitabında ise savaşan Vietnam halkına duyduğu yakınlığı dile getirir. Bu dönemde ülkeyi ve hatta dünyayı ilgilendiren her türlü toplumsal olay şiirlerine girer. Güncel yurt ve dünya sorunları karşısındaki tepkilerini yansıtan bu şiirlerinde, Kıbrıs olaylarından ulusal petrol sorununa, seçim ve grevlere kadar değişik konuları işlerken, küçük bürokratlardan Almanya'ya göç eden emekçilere kadar geniş bir kesimdeki insanların şiirini yazar. Aylam / Uzay Çağında Olmak (1962) kitabında, dünyada görülen uzay çalışmalarının, insanın yeni dünyalar aramasının verdiği heyecanı, kendince oluşturduğu bir “uzay dilinin” yabansı sözcükleriyle anlatmayı tercih eder.

Dağlarca'nın başka bir özelliği de destan şiirini yeniden gündeme getirmesidir. Kurtuluş Savaşı kahramanlarını ve elbette Mustafa Kemal'i eylemi içinde şiirleştirerek değerlendirmesi, topluma uzanan gür bir sesin yankısını sağlamasıdır. Bir toplumu ulus yapan bütün acıların yaşıyla zaferlerinin sevincine şiirinin kanatlarıyla konar (R. Mutluay). Önce Çakır'ın Destanı (1945) ve Üç Şehitler Destanı’nda {1949} Kurtuluş Savaşı konusuna bağlı temaları işleyen şair, daha sonra İstiklal Savaşı / Samsun'dan Ankara'ya (1951), İstiklal Savaşı / İnönüler (1951), Yedi Memetler (1964), 19 Mayıs Destanı (1969), Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973) gibi kitaplarında aynı konuyu tarihsel gelişimi içinde ele alarak, başlangıç ve zafer arasındaki önemli olaylar, savaşlar çizgisi düzeyinde sürdürmüştür. Mustafa Kemal'in kongreler evresindeki girişimleri, örgütlenme aşaması, İnönü ve Sakarya savaşları, cepheler, cephe gerisi, askerler, savaşa gönüllü olarak katılan vatanseverler genellikle özerk parçalar halinde görünen şiirlerle verilmek istenmiştir. Olayları ve tarihsel bilgileri sergileme kaygısının ağır bastığı kesimlerde, savaşan insanın varlığını belirleyecek bölümlerin zayıflığı ve bazen de bu anlamda yapaylığı destanın özünü de yaralar. Bu nedenle ne kadar geniş olursa olsun, parça-bütün birlikteliği için gereken bağlamların zayıflığı, özerk parçalarda şairin başka ürünlerinde de sık rastlanan buluşlar, deyişler, benzetmeler, sözcükler, destanları oluşturan parçaların ortak özellikleri gibi görünür.

Dağlarca'nın önemli bir özelliği de, şiirlerinde çocuğu en çok konu edinen şair ve çocuklar için çok sayıda şiir yazmış olmasıdır. "Çocuklarda" dizisi olarak yayımlanmış yirmiden fazla kitabı bulunmaktadır. Bu şiirlerinde yıldızları, kuşları, okulu, doğayı, ama asıl olarak hiçbir şeye indirgenemeyecek sonsuz bir evreni anlatır. Bu şiirlerinde çocuklar arası bir dünyanın içtenliğini yansıtmaya çalışmıştır.

Fazıl Hüsnü Dağlarca, yaşadığı dönemde yurtta ve dünyada olup bitenleri izlemiş, şiirle “tarihsiz bir dünya tarihi” tutmuştur denilebilir. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en verimli şairlerinden biri olan Dağlarca'nın bir özelliği de şair/birey olarak bütün yaşamını şiire adaması, kendisini anlatmak için başka hiçbir türe atlamayışı, şiir dışında bir yol düşünmeyişidir. Başka sanatçıların başka türlerde yapmayı yeğledikleri birçok çalışmayı o hep şiirinde yapmayı istemiştir. Böylece zayıf ürünlerle dolu dönemler de yaşar, ama vazgeçilmez ısrarı ve birikimiyle düzeyini aşar. Düş gücüyle kendine özgü alegoriler, semboller yaratır, tasarılar atar ortaya. Ama ayağı hep yurdunun, insanlığın yaşadığı ortamın toprağındadır. Dağlarca'nın şiirleri pek çok dile çevrilmiş, ayrıca Alman Türkolog Giselle Kraft tarafından şair üzerine Dağlarca'da Hayvan Sembolü adlı bir doktora tezi hazırlanmıştır.

Çakırın Destanı kitabında yer alan bir şiiri ile 1946 CHP Şiir Yarışması’nda üçüncülük ödülünü, Asû ile 1956 Yeditepe Şiir Armağanını, Deli Böcek ile 1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülünü, 1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turan Emeksiz Armağanı, 1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Yarışması Üstün Onur Ödülünü, 1974 Struga / Yugoslavya 13. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülünü, Milliyet Sanat Dergisi 1974 Yılın Sanatçısı Ödülünü, Horoz kitabıyla ile 1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülünü, Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü Altın Madalyasını ve Türkiye Yazarlar Sendikası Onur Madalyasını aldı. 1967'de International Poetry Forum / Uluslararası Şiir Forumu (Pittsburg / Amerika) tarafından "Yaşayan En İyi Türk Şairi" ve TÜYAP 1987 İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı seçildi.

Fazıl Hüsnü Dağlarca, 15 Ekim 2008 günü İstanbul’da vefat etti. 20 Ekim 2008'de Karacaahmet Mezarlığında toprağa verildi. Kadıköy'de yaşadığı Mühürdar Caddesi'ndeki evini Kadıköy Belediyesi'ne bağışlayarak ölümünden sonra müze haline getirilmesini vasiyet etmişti.

“Öteki şairlerimizin arasında bir şair değil, öteki şairlerimize benzer bir şair değil, hepsinden ayrılıyor. Eskilere uymadığı gibi, yenilere de uymuyor, konuları başka, aradığı başka, dili başka. Bunların hepsini de kendi yaptı, daha doğrusu durmadan yapıyor, her kitabında yapının biraz daha belirdiğini, ışığa çıktığını görüyoruz." (Nurullah Ataç)

Dağlarca’nın son iki başyapıtı ‘Uzaklarla Giyinmek’ (Sığmazlık Gerçeği, 1990) ile ‘İmin Yürüyüşü’ (Biçimlerle Soyunmak, 1999), bu fenomenolojik (genèse’i) vurgulamaktadır. Madde-öncesi varlık, madde, duyumsayan canlı, imge, imgelem boyutlarının art arda gelmesinden ve iç içe geçmesinden oluşan bir türemeyi söz konusu etmektedir. Yaşamın şairi Dağlarca, tam da yaşamın şairi olduğu için, yaşamın bağlantıda olduğu bütün varlık katmanlarının da şairidir. ‘İmin Yürüyüşü’nde belirgin bir biçimde söz konusu olan im, imge, imgesel, imgelem boyutları, bütün varlık katmanlarının birliğini dile getirme işlevine sahiptir.

“İmgelem, evrensel birlik ile örtüşüyor. Burada, hemen ‘idealist’ bir bakış açısı sezinlemek yanlış olur. Dağlarca’nın imge anlayışı ‘maddesel’dir (özdeksel). Bunu ‘İmin Yürüyüşü’ belirgin bir biçimde ortaya koyacaktır. İmgede, yine kaynağı özdeksel olan bir zorunluluk ve bir özgürlük vardır.” (Ahmet Soysal)

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en verimli şairlerinden olan Dağlarca, şiirinin tematik olarak çok yönlü eğilimi içinde engin bir duyarlığa yaslanarak lirik, epik, metafizik, haması, mistik, politik, dramatik, epigramatik, satirik türlerde ürünler verdi. Bireyselle toplumsalı iç içe verirken, ulusallıktan evrenselliğe ulaşan şiir çizgisinde sağlam bir tema, dil, imgelem örgüsü kurdu. Yoğun duyarlığı, sezgi ve usa dayalı yalın, içten bir söyleyişle geliştirdi şiirini. Düş ve imgelem gücü, yurt ve insanlığın gerçekliklerini dile getirmede şiirini zenginleştiren en önemli öğelerden sayıldı. Us, sezgi ve gözlem bileşimiyle kurduğu şiirinin söyleyiş ve çağrışım gücü, onun özgün yanını oluşturdu. Son dönem şiirlerinde, günceli evrensel boyutlarda toplumsal eleştiri düzeyinde işledi. Türkçeyi kullanmadaki yetkinliği, dilin zengin olanaklarından yararlanarak genişlettiği şiir evreninin yanı sıra Türk dilinin gelişmesinde bilinçli bir dil işçiliği yaptı. Türk şiirine yeni bir duyarlık, biçim ve öz anlayışı getirdi. Kendine özgü bir dil ve şiir evreni kurdu.” (Feridun Andaç)

ESERLERİ:

ŞİİR: Havaya Çizilen Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940), Daha (1943), Çakırın Destanı (1945), Taş Devri (1945), Üç Şehitler Destanı (1949), Toprak Ana (1950), Aç Yazı (1951), İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951), İstiklal Savaşı-İnönüler (1951), Sivaslı Karınca (1951), İstanbul Fetih Destanı (1953), Anıtkabir (1953), Asû (1955), Delice Böcek (1957), Batı Acısı (1958), Mevlânâ'da Olmak: Gezi (1958), Hoo'lar (1960), Özgürlük Alanı (1960), Cezayir Türküsü (Fransızca, İngilizce, Arapça çevirileriyle, 1961), Aylam (1962), Türk Olmak (1963), Yedi Memetler (koçaklama, 1964), Çanakkale Destanı (1965), Dışardan Gazel (1965), Kazmalama (1965), Yeryağ (1965), Vietnam Savaşımız (İngilizce çevirisiyle 1966), Kubilay Destanı (1968), Haydi (1968), 19 Mayıs Destanı (1969), Vietnam Körü (destan oyun, 1970), Hiroşima: Atom Bombasının 25. Yılı (Fransızca, İngilizce çevirileriyle, 1970), Malazgirt Ululaması: 26 Ağustos 1071-1971 (1971), Kınalı Kuzu Ağıdı (1972), Bağımsızlık Savaşı (1973), Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973), Horoz (1977), Hollandalı Dörtlükler (1977), Çukurova Koçaklaması (1979), Çıplak (1981), Kaçan Uykular Ülkesinde (1981), Yunus Emre'de Olmak (1981), Nötron Bombası (1981), İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985), Dişiboy (1985), Takma Yaşamalar Çağı (1986), Uzaklarla Giyinmek (1990), Dildeki Bilgisayar (1992), Gazi Mustafa Kemal - Eylemlerde - 10 Kasımlarda (1998), O'1923 - Tapınağa Asılmış Gövdeler (1998), Seviştilerken (1999), İmin Yürüyüşü / Biçimlerle Soyunmak (1999), Ötekinde Olmak (2000), Dün Geceki / En Sevmek (2000, Şeyh Galib’e Çiçekler).

ÇOCUK ŞİİRİ: Açıl Susam (Üsküp 1967), Dört Kanatlı Kuş (şiirlerinden seçmeler, 1970), Kuş Ayak (1971), Arka Üstü (1974), Yeryüzü Çocukları (1974), Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976), Balina ile Mandalina (1977), Yaramaz Sözcükler (1979), Göz Masalı (1979), Yazıları Seven Ayı (1980), Şeker Yiyen Resimler (1980), Yazıları Seven Ayı (1980), Cinoğlan (Nasrettin Hoca'nın çocukluğu, 1981), Hin ve Hincik (1981), Güneş Doğduran (1981), Kaçan Ayılar Ülkesinde (1982), Dolar Biriktiren Çocuk (1999), Başparmak (1999), Bitkiler Okulu (1999), Orta Parmak (1999), Serçe Parmak (1999), Yüzük Parmağı (1999), Gösterme Parmağı (1999), Oyun Okulu (1999), Okulumuz 1’deki (1999), Okulumuz 2’deki / Kanatlarda (1999), Okulumuz 3’teki (1999), Cin ile Cincik (2000), Cincik (2000).

SÖYLEŞİ: Yapıtlarımla Konuşmalar I (1999), Yapıtlarımla Konuşmalar II (2000).

/

*

Derleme, düzenleme: Şenol YAZICI


23 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

BABAMA MEKTUP

Comments